Skolyozun tanı, takip ve korse tedavisi sürecine dair uzman değerlendirmesi.
Video içeriği bilgilendirme amaçlıdır; tanı ve tedavi planlaması için mutlaka uzman değerlendirmesi gereklidir.
Skolyoz, bir kişiye karşıdan baktığımızda omurganın sağa ya da sola doğru eğilmesiyle tanımlanan bir durumdur. Normalde omurgamız düz veya en fazla 10–12 dereceye kadar hafif bir eğrilik gösterebilir ve bu durum normal kabul edilir. Ancak bu eğrilik 15 derecenin üzerine çıktığında skolyozdan söz ederiz.
Sırt (torakal) bölgemizde ise hepimizde belli ölçülerde doğal bir kamburluk (kifoz) vardır; bu açı genellikle 20 ila 40–50 derece arasında normal kabul edilir.
Bel (lomber) bölgemizde de 20 ila 50 derece arasında bir çukurluk (lordoz) açısı bulunur. Sırt bölgesindeki bu kamburluk açısının 50–60 derecenin üzerine çıkması ise normalin dışına çıkar ve değerlendirme gerektirir.
Erken tanı, skolyoz tedavisinde son derece önemlidir. Özellikle adölesan idiopatik skolyoz ve konjenital (doğuştan kemik patolojilerine bağlı) skolyoz vakalarında, kemik gelişimi tamamlanmadan tanı konulması büyük avantaj sağlar. Çünkü bu eğriliklerin bir kısmı ciddi deformitelere yol açabilir ve kişinin vücut fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir.
Deformite ne kadar ilerlerse, onu düzeltmek, durdurmak ya da tedavi etmek gerek korse gerekse cerrahiyle o kadar zorlaşır. Bu nedenle, skolyoz ne kadar erken evrede fark edilirse, o kadar başarılı bir şekilde kontrol altına alınabilir, ilerleyişi durdurulabilir veya geri döndürülebilir.
Her skolyoz vakasında cerrahi müdahale gerekmez. Bugün dünya genelinde bu konuda çalışan pek çok bilimsel derneğin ortak kabulü şudur: Skolyoz vakalarının yalnızca yaklaşık %10’u cerrahi tedavi gerektirir. Yani her 10 hastadan yalnızca 1’i ameliyat sınırlarına ulaşır. Son yıllarda hem korse teknolojilerinin gelişmesi hem de ailelerin farkındalığının artmasıyla skolyoz daha erken yaşta tanınmakta ve müdahale oranı artmaktadır. Bu da cerrahiye olan ihtiyacı azaltmaktadır. Dolayısıyla burada da erken tanının ne kadar hayati bir rol oynadığını tekrar vurgulamak gerekir.
Korse tedavisi, uzun yıllardır tartışılan ancak kökeni milattan önceye, Hipokrat dönemine kadar uzanan bir yöntemdir. İlk omurga deformitelerinin dış destekle — traksiyon ve korse benzeri araçlarla — tedavi edilmeye çalışıldığı yaklaşımlar Hipokrat tarafından geliştirilmiştir. Onun çizimlerinde, temel korse prensiplerinin ilk örneklerini görmek mümkündür. Yüzyıllar boyunca, Hipokrat’ın tanımladığı bu temel prensipler korunarak korse uygulamaları devam etmiştir.
Günümüzde bilgisayar destekli sistemler ve ileri teknolojiler kullanılsa da, omurga deformitelerini düzeltmeye yönelik korselerin temel mekanizması değişmemiştir. Bu mekanizma, ‘üç nokta prensibi’ne dayanır; yani omurgaya üç farklı noktadan kontrollü basınç uygulayarak düzeltme sağlanır. Bu prensibin dışında tasarlanan korseler ise genellikle uzun süreli kullanımda hem konfor hem de etkinlik açısından yetersiz kalmaktadır.
Öncelikle, skolyozun toplumda sık görülen bir deformite olduğunu ve bu tanının bir insanın hayatının sonu anlamına gelmediğini bilmek gerekir. Bu duruma olumlu yaklaşmak önemlidir. Skolyoz hastalarının yalnızca küçük bir kısmı cerrahi tedaviye ihtiyaç duyar; büyük çoğunluğu ise ameliyat olmadan, yaşamları boyunca herhangi bir ciddi sorun yaşamadan hayatlarına devam edebilir.
Skolyoz çoğunlukla ağrısız seyreden bir deformitedir ve her skolyoz hastasında ilerleyen yaşlarda kalp veya akciğerin baskılanması gibi komplikasyonlar gelişmez. Hemen hemen hiçbir hastada ciddi kalp yetmezliği ya da yaşamı tehdit eden durumlar görülmez. Skolyozdaki en temel sorun, özellikle ergenlik çağında, görsel deformitenin neden olduğu özgüven kaybıdır. Bu nedenle, hem hekimler hem de fizyoterapistler olarak bizlerin, hastaları bu konuda doğru bilgilendirmesi ve psikolojik olarak desteklemesi büyük önem taşır.
Hiçbir skolyoz vakası “ilerleyip kalbi ezer, akciğeri kapatır, kişi iki büklüm olur ve hayatını kaybeder” gibi bir senaryo ile ilerlemez. Skolyoz, eğer ilerlerse, ileri derecelerde yaşam konforunu etkileyebilir; ancak yaşamı sonlandıran bir hastalık değildir. Bu yüzden ailelerin de çocuklarında görülen bu deformiteye bu gerçekçi gözle yaklaşmaları, bunun yalnızca bir şekil bozukluğu olduğunu, ek bir ciddi hastalıkla ilişkili olmadığını bilmeleri ve bu doğrultuda hareket etmeleri gerekir.
Skolyozdan korkmayın. Bu, tedavi edilemeyecek bir problem değildir. ‘Neden benim başıma geldi?’ diye düşünmeyin; çünkü bu durum düşündüğünüzden çok daha yaygın.
Emin olun, toplumda bu durumu yaşayan pek çok kişi var ve çoğu bunun farkında bile değil. Siz yalnızca fark ettiğiniz için kendinizi kötü hissediyor olabilirsiniz. Ama bilin ki, skolyoz tanısı almak sağlıklı, aktif ve mutlu bir yaşam sürmenize engel değildir. Fiziksel olarak hiçbir kısıt olmadan, hayatınızı dolu dolu yaşayabilirsiniz. Bu yüzden, skolyozun yarattığı olumsuz düşünceleri zihninizden çıkarmaya çalışın. Moraliniz yüksek olsun ve bu mutluluğu ertelemeden yeniden yakalayın.